Kavramlar ve Olgular: Marksist yönteme ilişkin birkaç not

Standard

Bu yazıyı geliştirmemde ve hafızada birikmiş birkaç düşünceyi toparlamamda bir dipnot alıntısı vesile oldu. O zaman önce “Kapitalist Devlet Sorunu” başlıklı kitabımdan yönteme ilişkin önemli bulduğum bu dipnot alıntısını paylaşayım. Sonra da yönteme ilişkin ürettiğim bir soruyu ve geliştirdiğim tartışmayı sunayım. Alıntı marksist epistemolojinin esasına ilişkin bir açıklamayı yansıtıyordu.

Kavramlar ve olgular, ayrı düzeylerde nesnelerdir. Teorik kavramlar tek başlarına oluşmazlar. Belli sayıda olguları (bir teorik alana ait olgular) açıklamak üzere kurulmuş bir teorik sorunsalın içinde, birbirleriyle bağıntılı olarak oluşturulurlar. Böyle bir teorik sorunsal oluştuktan sonra, bunu doğrulama ya da çürütme işlemi, bu sorunsalın kavramlarını, bu sorunsalın açıklamaya çalıştığı olgularla yüz yüze getirerek yapılamaz.  Önemli olan aynı teorik alana, bir başka – daha doğru olduğu iddia edilen – sorunsal içinden bakmaktır. Poulantzas, elit sorunsalını örnek olarak veriyor. Biz bir başka örnek verelim. Sosyalizmi bir “kalkınma sorunu” gibi almak, kalkınmayı sosyalizmin mi, yoksa kapitalizmin mi daha iyi sağlayacağını sormak, aslında kapitalizmin sorunsalı dışına çıkmamak demektir. Kapitalizmin kalkınma yaratamadığını “olgu”lara dayanarak çürütmeye kalkışmak da geçerli olamaz. Geçerli olan, Marksist teorinin “kavram”larıyla burjuva sorunsalını yıkmaktır.

Alıntıdan ayıkladığım altı çizili kavramları dizelim önümüze: Teorik alan, teorik sorunsal, doğrulama, çürütme, kavramlar, olgular. Bize Althusser’i hatırlatıyor. Neyse işimiz Althusser tartışması olmadığı için geçelim esas tartışmaya.  

Doğrulama veya yanlışlama yöntemi hakkında alıntıda ifade edilen düşünceler şöyle bir soruyu aklıma getiriyor. Alıntıda dendiği üzere doğrulama/yanlışlama yöntemi teorik kavramları olgularla yüzleştirerek yapılamaz. Bu durumda aynı teorik alandaki belirli bir olgular demetini açıklamaya aday farklı farklı teorileri hangi kritere göre tercih edeceğiz? Eğer o teorilerin doğruluğa ilişkin yeterliliklerini gerçeklikle test ederek ölçemiyorsak, bu durumda farklı sorunsalları yansıtan farklı teoriler arasındaki tercihlerimizi neye göre gerekçelendireceğiz? Her failin sorunsallara yönelik yaşamsal tutumu mu belirleyici olacak? Yaşamsal tutum ne demek? Nesnel konumlarla mı açıklanır yaşamsal tutumlarımız? Kültürel alışkanlıklarımız dolayımıyla mı? Konu buralara doğru uzandıkça içinden çıkılmaz bir hale gelebiliyor. Bu yüzden biraz yüksek bir soyutlama düzeyine çıkıp tartışmaya oradan devam edelim.   

Teorik bilgimizin ötesinde çıplak bir gerçekliğin olmadığı savı düşüncede relativizmin kapısını aralıyor. Şöyle ki, bize ait gerçekliği teorik bilgimiz vasıtasıyla kuruyorsak o zaman aynı gerçekliği farklı teorik perspektiflerle farklı şekillerde ifade edebiliyoruz. Bu relativizmi zayıflatmak için ne yapılabilir sorusuna karşılık olarak iki temel noktayı belirleyip herbirini biraz genişleterek tartışabiliriz diye düşünüyorum. Birinci noktadan başlayalım.

– Gerçekliğin teorik kavranışı salt bir bilişsel yorumlama edimiyle sınırlı kalamaz. Gerçekliğin bilişsel bir teori ışığında yorumlanışı bizatihi o gerçekliğin belirli pratikler içindeki üretiminin mantıksal açıklamalarını sunar. Bu noktada teoriyle pratiğin tayin edici ilişkisi sorunu önümüze geliyor. Biz nasıl bir gerçekliğin içinde yaşamayı istiyorsak o gerçekliği mümkün kılan pratikleri ve o pratiklerin üstünü örten iktidar ilişkilerini açığa çıkartan bir teorik dünya görüşüne yakınlık duymaya başlarız. Bir başka ifadeyle bizim hayal ettiğimiz pratiklerin yaşam bulmasını istemeyen insanlar da var. Onlar bu pratiklerin hayata geçmesini istemedikleri için içinde yaşadığımız mevcut gerçekliği farklı teorilerle meşrulaştırmaya çalışacaklardır. Bu tespit bizi şu ara sonuca vardırır: gerçekliğin pratik üretimi çelişkili bir süreçtir. Bu çelişki yalıtık özne iradeleri arasındaki bir çelişki olarak düşünülmemeli. Daha ziyade mevcut gerçekliğin krizlere içkin bir işleme süreci olduğunu ifade eder. Bu krizlerin nasıl anlamlandırılacağı ve nasıl bir mücadele üretileceği kısmi olarak devrimci teoriyle statükocu teorilerin siyasal düzeyde kitlelerle kuracakları ilişkilere göre şekillenir. Ama siyasal alan konusunu bu yazının kapsamı dışında tutarak ikinci noktaya geçelim.

– Eğer gerçekliğin pratik üretimi çelişkili bir süreç ise ve eğer gerçeklikle ancak dolayımlı bir bilgi ilişkisi kurulabiliyorsa, akıl gerçekliği dolayımsız bir şekilde yansıtmıyorsa, bu durumda gerçeklik hakkındaki teorik sorunsalların karşılıklı mücadelesi bizatihi kendi içinde çok önemli bir anlam kazanır. Bu tespitten hareketle örneğin Marx’ın Kapital metni hakkında şu soruyu sorabiliriz. Kapital metni kapitalist üretim tarzının ekonomik düzeyinin ampirik gerçekliğini mi ifade ediyordu? Yoksa bu düzeyi politik iktisatın egemen yorumlama çerçevesinin sınırlılıklarından kurtaran bir Critique miydi? Aslında bir açıdan her ikisini de içeriyordu diyebiliriz. Örneğin işgününün uzunluğu konusunda verilen mücadeleleri alıntıladığı sayfalar, ilkel birikim sürecini anlattığı sayfalar; bunların hepsi kapitalist üretim tarzının belirli bir dönemde ingiliz emekçilerine ve köylülerine yaşattığı gerçek olaylardı. Fakat Marx’ın işgünün uzunluğu etrafında dönen tarihsel mücadeleleri belirli bir tarzda aktarabilmesi belirli bir teorik sorunsala sahip olmadan mümkün olabilir miydi? İşgünü uzunluğu tartışmaları bize gerçekliğin karşılıksız bir şekilde hediye ettiği bir olaylar silsilesi miydi? İşte burada teorik perspektifin özgün rolü sahneye çıkıyor. Bu bağlamda şu koyulaştırdığım Critique espirisine bir daha bakalım. Critique, Kant’ın akıl merkezli felsefesinin sınırları içinde şu anlama geliyordu. Akıl yoluyla bilme ediminin sınırlarının belirlenmesi, akıl yoluyla neyin bilinip neyin bilinemeyeceğini belirleme çabası. Akıl yetisi, kendisine dönük refleksif bir eleştiri geliştirmeye muktedirdi. Critique’ın anlamı da buydu. Foucault’nun ifadesiyle Critique geleneği bir sınır-bilgisi üretimiydi (limit-knowledge). Marx’da  bu kavramı Kapital’in alt başlığına taşımıştı: Critique of Political Economy, demişti. O zaman Marx’ın Kapital’i bağlamında Critique ne anlama gelir? Şu anlama gelir. Bir critique olarak Kapital metni, başlığının ifade ettiği kadarıyla toplumsal gerçekliğe ilişkin “politik ekonomi” biliminin yorumlama ufkunun sınırlarını tayin etmek, artık bir ideoloji haline gelmiş bu bilimin neyi kavrayıp neyi kavrayamayacağı belirlemek için girişilmiş teorik bir çabadır. Kapital’e bu Critique yetisini bahşeden şey neydi? Bu yetiyi, Marx’ın öznel iradesi ile ilişkilendirmek yerine onun ürettiği yeni teorik sorunsalın rolünü vurgulayarak açıklayabiliriz. Üretilen yeni teorik sorunsal ile politik ekonominin mevcut yorumlama sisteminin hem içkin sınırları tayin edildi hem de neyi dışladığı ortaya konulabildi. (emekten ayrılan meta olarak emek-gücü kavramı, artı-değer sorunsalı vb.) Bu açıdan Kapital klasik metinlerin yeni bir sorunsal ile yerinden edilmesini sağlayan yeni bir metin girişimiydi. Aynı zamanda bu metin, bu yeni yorumlama biçimi tarihsel gerçekliğin pratik üretiminde sahneye çıkan yeni oluşumlarla çok yakından ilişkiliydi. Bu ilişkileri anmak vesilesiyle yukarıda anlattığımız teori-pratik ilişkisine göndermede bulunuyoruz. Şöyle ki endüstriyel işçi sınıfının sahneye çıktığı, toprak mülkiyetinin uzun süredir metalaşma yönünde çözülmeye yüz tuttuğu, fabrika üretiminin yaygınlaştığı bir tarihsel konjonktürde, bütün bu pratik gelişmeler Kapital’in politik ekonomi biliminin sınırlarını aşmada işlevsel olan en kritik kavramsal müdahaleleri yapabilmesini sağlayan zemini oluşturdu. Yani teorik söylem söylem-dışı alanın olgularıyla gerilimli bir ilişki içinde yeni bir sorunsal etrafında yeniden kuruluyordu. Rölativizm ve doğrulama/yanlışlama bahsine buradan bir kanca takarsak Critique açısından relativizm belirli bir tarihsel konjonktürde aynı teorik alanı açıklamaya aday her farklı teori eşit bir değeri vermez. Sınırlılıkların tayinini yapar. Kendi tarihsel kimliğini de işaretleyip kapıyı yeni cereyanlara açık bırakır.  

Sözü biraz uzattım. Toparlamak gerekirse şunları söyleyebilirim. Teorilerin doğrulanma/yanlışlanma sorunuyla işe başlamıştık. Teoriler yine teoriler katında terazileniyor. Ama görüldüğü kadarıyla bu terazinin sabit bir referansı yok. Bu manzara bizi “her teori geçer” kabilinden bir relativizm batağına doğru sürüklememeli. Bu yönde birinci müdahaleyi özetle yeniden şöyle tarif edelim. Teoriler salt bir bilişsel yorumlama ediminden ibaret değildir. Toplumsal gerçekliğin üretimindeki mevcut pratiklerle davalı olan metinsel faillerdir. Davaların karar aşaması, farklı düzlemlerdeki mücadelelerin seyri içinde şekillenirken teori de sorunsalı vasıtasıyla bu mücadelelerin ufkuna kendine özgü maddi katkılarını sunar. İkinci müdahaleyi de şöyle özetleyelim. Teorik ilgilerin, gerçekliği kavrayışımızı belirleyen  önemli bir referans noktası işlevi gördüğünü belirttik. Bu farkındalık içinde mevcut sorunlu kavrayışları değiştirmede teorik mücadelenin kendi başına önemli bir yeri olduğunu teslim etmek gerekir. Bunun yanında Marx’ın Kapital’inden örnekleyerek açımladığımız Critique anlayışı, bir yandan marksist teorinin pratikteki dönüşümleri ilerletmede kendine özgü etkiler ürettiğini  işaretliyor öte yandan tarihsel gerçekliğin gelişen pratikleri içinde kendi sınırlılıklarını tayin eden ve bunları aşmak için gerekli araçları taşıyan bir donanıma sahip olmayı işaret ediyor.

Üretim Kavramsallaştırması ve Sosyolojinin Sınırlılıkları üstüne birkaç not

Standard

Sosyololojinin sınırlılıkları üstüne kapsamlı bir yazı kaleme almak boyumu aşan bir iş olsada bu meselenin sadece seçilmiş bir boyutuna açıklık getirmeye çalışacağım. Böyle bir yazıyı yazmama sebep olan olay ise 1970 ve 80li yılların meşhur kapitalist devlet tartışmaları. Bu tartışmalarda önemli bir yer tutan Simon Clarke’ın birkaç makalesini okuduğumda sosyolojinin sınırlılıklarıyla ilgili bazı önemli noktaları tartışmaya açtığını farkettim. Sonra yine Praksis dergisi çevresinde Cihan Tuğal’ın “Pasif-Devrim” başlıklı İslami hareketin dönüşümünü konu alan kitabına yöneltilen bazı eleştirilerin bu çalışmayı sosyolojinin sınırlılıklarıyla malul bir çalışma olarak teşhis ettiklerini gördüm. Bunların yanında bizim grup içinde yaptığımız okumalarda Antonio Negri&Michael Hardt’ın yaklaşımlarını da bu yazının problematiği içinde yeniden değerlendirmek gerektiğini düşündüm. Çünkü onların geliştirdiği teorik çerçevenin aşağıda anlatmaya çalışacağım sosyolojik perspektifin sınırlılıklarına meydan okuyabileceğini düşünüyorum. Bu arada bu paragraf içinde adı geçen düşünürlerin bir sosyoloji teorisi kanonu içinde yer almayışları da düşünmeye değer.

Tartışmaya giriş yapmayı sağlayacak tematik eksen üretimin kavramsallaştırılması sorunuyla ilişkilidir. Simon Clarke’a göre burjuva sosyolojisinin(ve bazı Marksist girişimlerin dahi) en temel sorunlarından bir tanesi, üretimi kavramsallaştırırken içine düştüğü teknik-ekonomik bakış açısıdır. Sosyolojik yaklaşımlar üretim kavramını çoğunlukla fabrika içi bir emek sürecinin sınırları içine hapsederek bu süreci emeğin teknik örgütlenme ilişkilerinin bir yansıması olarak değerlendirmişlerdir. Üretim kavramını ekonomik-teknik bir alanın içerisine hapsettikten sonra toplumsal ilişkiler alanının yerleşkesi olarak üretim-dışı alanların dinamiklerinin kavramsallaştırılması gibi teorik-empirik sorunlarla uğraşılmıştır. Toplumsal ilişkilerin ve mücadelelerin üretim-dışı alanlarda(dağıtım, bölüşüm, tüketim) boy verdiği ileri sürülmüştür. Bu alanlardaki aktörler arası etkileşimler, mücadeleler sosyolojik araştırmaların bir dolu konusunu oluşturmuştur. Mesela tüketim alanı üstüne yazılan onlarca makale ve kitabı düşünün. Yine bu minvalde ideoloji ve kültür alanı konusunda üretilen çalışmaları düşünün. Biriken devasa bir sosyoloji hazinesi var. Yukarıda bahsi geçen dar ve teknik üretim kavramsallaştırması olarak belirlenen soruna ilişkin önerilecek tavsiyeler konusunda şu noktaya dikkat çekmek isterim. Sorun, üretim-dışı alanları dar anlamda “üretim” alanıyla ilişkili bir şekilde düşünme gereğini vurgulamakla çözülebilecek bir sorun değildir. Araştırmaların fazlasıyla kültür, tüketim, ideoloji, söylem alanına kaydığına işaret edip sınıf ve “üretim” sorunlarının da en az bu alanlar kadar önemli bir konu olduğunu hatırlatmakla da çözülebilecek bir sorun değildir.

Sorunun özü başta işaret ettiğimiz üretimin kavramsallaştırılma biçimi ve bu biçimden türeilen toplum kavrayışıyla ilişkilidir.
Üretim kavramsallaştırmasını teknik-ekonomik bir algılamanın ve fabrikadaki emek sürecinin ötesine taşıyabilmek için üretimi toplumsal bir kategori olarak kavramak gerekiyor. Aslında Clarke’a göre Marx’ın sermaye ilişkileri analizine içkin olan mantık tam da böyle bir mantık. Özellikle sermayenin genişleyen yeniden üretimi analizi bu içkin mantığı çerçeveliyor. Üretim bir kez toplumsal bir kategori olarak kavrandıktan sonra kapitalist sömürü tarzını da toplumsal uzamın farklı veçhelerini ele geçiren ve üreten farklı biçimleriyle bütünlüklü bir biçimde kavramanın önü açılabiliyor. Yani farklı sömürü tarzlarına sermayenin üretim ilişkilerinin bütünlüğü içinde bakabilmenin imkanları aralanıyor. Bu noktada Simon Clarke’tan biraz uzunca bir alıntıyı paylaşmak istiyorum:

Üretim ilişkileri, basitçe emek sürecinde dair ilişkiler değildir; fakat değerlenme süreci tarafından kurulan, toplumsal üretim sürecinin (bunun gelişimi değer yasasına tabiidir) bütününe dair ilişkilerdir. Üretim ilişkileri toplumdan bağımsız değildir, “bir bütün olarak üretim ilişkileri toplumsal ilişkileri, toplumu ve özellikle de tarihsel gelişmenin belirli bir aşamasındaki toplumu kurar (Marx). Dolayısıyla çözümlemenin çıkış noktası olarak üretim ilişkilerini almak indirgemeciliğe kapı açmaz, zira üretim ilişkileri zaten toplumsaldır. Toplumsal ilişkilerin üretim ilişkileri olarak belirlenmesi, son kertede, maddi üretimin işlevsel gerekliliklerinin güdümlediği soyut bir belirlenim değildir; bu, daha çok, egemen üretim ilişkisi altında bütün toplumsal ilişkilerin, kapsamında yer aldığı ve dolayısıyla bu ilişkinin gelişmiş biçimleri olarak belirlendiği özgül ve belirli bir tarihsel süreçtir. Bu sürecin temelini üretimin, kendisini, kullanım değeri üretimi ve toplumsal ilişkilerin üretimi olarak çelişkin bir zemine oturtması oluşturur. Kapitalist üretim tarzında ürünlerin içerisinde üretildiği, dağıtıldığı, dolaşıma sokulduğu ve tüketildiği toplumsal ilişkiler, sermayenin öz-genişleme sürecinin uğrakları olarak değer üretimine tabi durumdadır. Bu ilişkiler, içerisinde kullanım değerleri üretiminin gerçekleştiği toplumsal çerçeve olarak üretimin karşısına dikilmez; bunlar, daha çok, değerlenme süreci olan toplumsal üretim sürecinin uğraklarıdır; hem toplum içinde yapılan, hem de toplumun üretilmesidir. (Clarke, Devlet Tartışmaları)

Üretim ilişkileri ve toplum kategorisi arasındaki kavramsal ilişki bir kez böyle kurulabilirse, bu bütünsel algı penceresi aralanabilirse Negri ve Hardt’ın bir “fabrika olarak toplum” metaforunu daha iyi anlayabileceğimizi düşünüyorum. Onlar “İmparatorluk” kitabının teorik çerçevesini iki adımda şekillendirmişlerdi. Birinci adım olarak üretim ve yeniden-üretim alanlarının birbirinden ayrı alanlarmış gibi düşünülmesine karşı çıkmışlardı. Merkezde konumlanan bir üretim alanı ile ona dışsal yeniden-üretim aygıtlarından oluşan bir toplumsal formasyon kavramsallaştırmasını yeterli bulmuyorlardı. Böyle bir merkezci toplum anatomisi yerine yatay bir toplum anatomisi tahayyülü geliştirmeyi öneriyorlardı. Öte yandan ikinci bir adım olarak Foucault’nun analiziyle el geçirdiği kurumlara yayılan iktidar teknolojilerinin son analizde yapısal-işlevselci paradigmanın sınırlarını aşamadığına işaret ediyorlardı. Yapısal-işlevselci paradigmanın açmazlarını geride bırakmanın bir yolu olarak kendi analizlerinin ontolojik tözünü ileri sürmeye kalkıştıklarında emek ve üretim kategorileriyle karşılaşıyorduk. Ama artık buradaki üretim kavramının yukarıda değindiğimiz dar anlamdaki bir üretim kavramıyla bir ilişkisi yoktu. Toplumu bütün veçheleriyle üreten bir geniş üretim kavramsallaştırmasına kapı aralanıyordu. Zaten bu sayede analizlerinin siyasal içerimleri sosyal-demokrat bölüşüm adaleti ve tüketim alanındaki fırsat eşitliği gibi konularla sınırlı kalmıyordu.

Bu tartışmanın beni getirdiği önemli noktalardan bir tanesi şu oldu. Bütünlüklü bir analiz yapmaya elverişli bir kavramsal ilişki seti önermenin bazı durumlarda metodolojik katılık veya sekterlik suçlamalarına muhattap olmayı zorunlu kıldığını görüyorum. Esasında bu suçlamayı tarihsel gerçeklik karşısında ona uygun esnek ve ilişkisel bir metodolojiyi savunma argümanıyla karşılayabiliyorum. Bu esnekliğin ve ilişkiselliğin yitirildiği bir metodolojik tutum gerçekten sözü edilen katılık ve sekterlikleri üretebiliyor. Fakat buna karşı üretilen alternatiflerin de çoğunlukla  eklektizm tuzağına düşme ihitmalleri ortaya çıkıyor. Bu yüzden katı bir dogmatizmden eklektizme savrulmanın önüne geçebilmek için esnek, ilişkisel ve bütünlüklü bir metodolojik yaklaşım geliştirmeye çalışmak her daim meşru bir çabadır bence.

 

Dellaloğlu ile Tanpınar ve Modernizm üzerine kısa söyleşi…

Standard

Korkmayın, Tanpınar okuyun, muhafazakar olmazsınız

“Tanpınar okumak, onu anlamaya çalışmak bizi ne muhafazakar yapar ne de gerici. Sadece kendimize güvenimizi artırır. Bir proje olan tarih yerine bir süreç olan hafızaya yeniden güvenebiliriz böylece” diyen sosyolog Besim Dellaloğlu, Ahmet Hamdi Tanpınar’ı yeniden sosyolojinin gündemine getiriyor.

Sosyolog Besim Dellaloğlu farklı üniversitelerde Tanpınar üzerine dersler verirken öğrencilerin pek çoğunun sadece Tanpınar değil Yahya Kemal, Abdülhak Şinasi ve Peyami Safa gibi isimleri de okumadıklarını görür. Gençlerin bu yazarları okumama gerekçesi ise ‘muhafazakar’ oluşlarıdır. Aslında bu durum üniversite öğrencileriyle de sınırlı değil elbette. Ülkemizde bazı yazarlar kitaplarının yayınlandığı yayınevine de bakılarak ‘muhafazakar’ olarak adlandırılır. Ve bir yazar bu damgayı yemişse onun ne yazdığı, neyi tartıştığı, sözünü ettiği şeye hangi tavırla yaklaştığından çok neden söz ettiğine bakılır. Hüküm verildikten sonra da çoğunlukla ya görmezden gelinir ya da göz ucuyla bakılır. Dr. Besim Dellaloğlu, “Bence Tanpınar’ın ‘muhafazakar’ olduğu iddiası Türkiye modernleşme zihniyetinin ürettiği en önemli hurafelerden biridir” diyerek bunun nedenlerine odaklanıyor ve Kapı Yayınları’ndan çıkan Modernleşmenin Zihniyet Dünyası – Bir Tanpınar Fetişizmi adlı kitabında Ahmet Hamdi Tanpınar üzerinden modernleşme tecrübemize dair değerlendirmelerde bulunuyor. Türk sosyolojisinin başlangıcında Ziya Gökalp, Ahmet Hamdi Tanpınar, Namık Kemal ve Yahya Kemal gibi siyasetçi, edebiyatçı, düşünür ve sosyolog kimliğine sahip isimlerin varlık gösterdiğini ancak bugün bu geleneğin farkında olunmadığını hatırlatan Dellaloğlu, sosyolojinin yeniden edebiyatla buluşması gerektiğinin altını çiziyor.

Sosyoloji ‘edebiyat’ı neden unuttu?

Sosyolojinin uzun yıllardır yakınından geçmediği edebiyat alanına kapı aralayan Dellaloğlu, “Bu memleketi kurtarmak isteyenler roman yazdılar uzunsüre. Bu nedenle sosyolojinin en önemli mecrası edebiyattır bu memlekette. Peki sosyoloji dünyamız bunun ne kadar farkında?” sorusunu soruyor. Türkiye’de sosyolojinin akademik duvarları aşamadığını, bu yüzden de modernizm okumalarınazengin bir imkan sağlayan edebiyat alanına ilgisiz kaldığına dikkat çeken Dellaloğlu, önyargısız bir şekilde bu ülkeyi anlamak isteyenlere bir teklifte bulunuyor: “Tanpınar’ın rehberliğinde çocuksu modernleşmemizi bir modern olma sürecine dönüştürebiliriz belki de. Tanpınar okumak, onu anlamaya çalışmak bizi ne muhafazakar yapar ne de gerici. Sadece kendimize güvenimizi artırır. Bir proje olan tarih yerine bir süreç olan hafızaya yeniden güvenebiliriz böylece. Modern olmak sadece akılla değil aynı zamanda güçlü bir hafızaya gereksinim duyar. Tanpınar’ın çok iyi bildiği modernleşmecilerin ise hiç farkında olmadıkları tam da buydu. “Ortaöğretimde Osmanlıca dersi olmalıdır” dediğimde beni Cumhuriyet düşmanı olarak nitelemezsiniz belki, eğer Tanpınar okursanız. Kendilikte ısrar, bir kültürelcilik, bir milliyetçilik değildir. Batı düşmanlığı, evrenselcilik karşıtlığı hiç değildir. Tam tersine kendilik ısrarı evrensele katkıda bulunabilmenin koşuludur. Kendine güven, yerel ve evrenseli bağlantılandıran bir imkan yaratır.”

Keşke onu tanısaydım

Hafızasını sahiplenmek isteyen düşünür

“Türkiye’nin modernleşmecileri, Kemalistler, Marksistler Tanpınar okuyabilseydik kesinlikle daha geniş ufuklu Kemalist ya da Marksist olurduk” itirafında bulunan Dellaloğlu, “Geleneği modern olanın karşısına koyan bir zihniyet üretti bu ülkenin modernleşmecileri. Dolayısıyla bu refleks, geçmişle, gelenekle kişisel bir bağ kuran herkesi gerici ya da muhafazakar olarak nitelendirdi” diyerek Tanpınar’ın da bu algının kurbanı olduğuna dikkat çekiyor. ‘Peki Tanpınar ‘muhafazakar’ değilse nedir?’ şeklinde bir soru gelebilir akıllara. Bunun cevabını da şu cümlelerle veriyor Dellaloğlu: “Tanpınar bir Doğu-Batı uzlaştırıcısı değildir. Yerlici değildir. “Asrı saadet” ya da “Altın Çağ” arayışında da değildir. Tanpınar, geçmişi ve geleneği aslında şimdiyi zenginleştirmek için önemsiyordu. Yoksa onlara geri dönmek, bugünü tamamen onlara boğmak gibi bir yaklaşımı hiç yoktu. Ama onları bir kaynak olarak en azından şimdinin yedeğinde tutmak istiyordu. Belki de sadece hafızasını sahiplenmek istiyordu.” ‘Muhafazakar’ bir yazar olarak sınıflandırıp Tanpınar’dan uzak duranları usta yazarın kimliğiyle tanıştıran Besim Dellaloğlu, “Tanpınar’ın kendi hayatına dair hiçbir Müslümanlık belirtisi yok. Oldukça bohem bir hayat sürmüştür. CHP milletvekilidir. Hem de tek parti

döneminde. O halde niçin gelenekle, dinle bu kadar ilgilidir. Çünkü bu ülkede toplumsal zihniyet oradan kaynaklanır ağırlıklı olarak. Bu toplumu anlama gibi bir derdiniz varsa bir entelektüel olarak gerekirse kendinizi aşıp bu alanlara merakla, ilgiyle yönelmek gerekir. Dert edinmek gerek yani! Aydınlanmacı ve pozitivist bir önyargıyla toplumu bir anlama konusu olarak değil ama daha çok bir mühendislik malzemesi olarak algılarsanız o zaman bütün bunlara gerek yoktur zaten. Bu memleketin modernleşmecileri genelde topluma bu biçimde bakmışlardır” diyerek Tanpınar’ın bir münevver olarak aslında nasıl bir doğru bir çizgide ilerlediğine dikkat çekiyor.

Okumasak da onun dediği yere geldik

Tüm bu arayışlarından dolayı Tanpınar’a hakkını teslim etmek isteyen Dellaloğlu, “Bütün modernleşmeler trajiktir. Sürekli kendisi olmak ile başkası olmak arasında radikal seçimler yapma durumunda kalmak. Bizim modern olmamız için başka tür bir takvim, alfabe ve başka tür şapkaya ihtiyacımız olmuştur. Batılı böyle bir trajediyi yaşamamıştır. Bu ülkenin modernleşmesi bir tür kendimiz olmaktan utanmanın hikayesidir. Bu nedenle bizim memleketin modernleşmesinin biliminden çok sanatı yapılır. Tanpınar da bunun piridir bence. Tanpınar bu trajedinin yazarıdır” diyerek Tanpınar’ın Türkiye modernliğinin entelektüel temellerini oluşturabileceğini iddia ediyor. Türkiye’nin Modernleşme Krizi’ni Ahmet Hamdi Tanpınar üzerinden ele alırken Besim Dellaloğlu ilginç bir noktaya varıyor: “Türkiye’nin bir türlü modern olamaması, kendi modernliğini üretememesinin en temel nedenlerinden birimuhafaza etmek isteyenlerle, değiştirmek isteyenlerin hep kutupsal bir biçimde ortaya çıkmış olmasıdır. Oysa modernlik ancak değişerek devam edip, devam ederek değişmekle mümkündür. /…/ AKP’nin ‘biz değiştik’ diyerek ortaya çıkışı aslında modernliğin onlar nezdindeki kabulü olarak okunabilir. Türkiye’de modernleşme projesi de kaybetmiştir, onunamansız alternatifi Siyasal İslam da kaybetmiştir bu anlamda. Türkiye modernliği bu iki kaybın ürünüdür aslında. Bugün bir ‘kayıp’ olarak elde ettiğimizi Tanpınar, yıllar önce bir ‘kazanç’ olarak öneriyordu bize. Tanpınar’ı okumadık, ciddiye almadık ama bence sonunda onun dediği yere geldik.” Modernleşme ve modernlik konusunda kafası karışık olanların Modernleşmenin Zihniyet Dünyası’na göz atmasında fayda var.

Gülcan Tezcan


Toplumsal ve Siyasal Ontoloji

Standard

Latif YILMAZ

Toplumun kuruluşuna ve bu kuruluşta siyasal olanın rolüne dair kavramsallaştırmalarımız veya nesneleştirme süreçlerimiz birçok konuya yaklaşımımızı belirler. Çoğu durumda bu iki ontolojiyi kavramsallaştırma biçimimize dikkat etmeyiz. Herhangi bir konu üzerine düşünürken, yazarken ve o konuyu nesneleştirirken bu iki ontoloji üzerine düşünümsel bir farkındalık geliştirmek gerekir. Bunun dışında bizzat bu iki ontoloji üzerine de düşünmek ve şu soruları sormak gerekir: toplum olarak nesneleştirdiğimiz olgu en temelde neye karşılık gelir ve nasıl bir matris içindedir? Çoğu durumda siyaset dediğimiz fakat daha geniş anlamda siyasal olan olarak kavramsallaştıracağımız olgunun nasıl bir zemini vardır? Siyasal olan toplumun kendisini kurmasında, organize etmesinde ve sürdürmesinde nasıl bir rol oynar?

Toplumla başlayalım ve toplumsalın ontolojisi üzerine düşünelim. Toplumsal olarak adlandırdığımız şey temelde bir çatışma ve savaş zemini midir yoksa bir uzlaşma ve dayanışma zemini midir? Bu soru toplumsal olanı en soyut düzeyde ve kuruluş aşamasında kavramaya çalışır. Soruya verilecek cevap birçok konunun ele alınma biçimini ve siyasal olanın bu biçim içindeki rolünü belirler. Bilinir ki, bazı kuramcılar ve sosyal teorisyenler toplumu bir çatışma ve savaş zemini olarak düşünürler. Bu düşünce tarzının en önemli temsilcilerinden biri elbette Marx’dır. Marx öncesinde ise, doğal hukuk kuramcıları sayılabilir. Hobbes, Rousseau, Locke ve Mill. Doğal hukuk kuramcılarının bu çatışma üzerine kurulu anlayışları onları Devlet denilen yapıyı meşrulaştırmaya ve bu yapının meşruluk sorununa götürür. Bu kuramcılar, en azından devlet dolayımı ile çatışmaların bir nihayete ereceğini umut ederler. Devlet ve özne-teba ilişkisini de bu sorun etrafında kurup, meşruiyet sorununu çatışmalara deva üretecek bir problematik olarak ele alırlar.

Marx daha radikal bir adım atar ve gelecek bir kurtuluş anına kadar, yani çatışmaların nihai anlamda sönümleneceği sosyo-ekonomik bir ana kadar çatışmayı toplumun ontolojisine kayıtlar. Geçmiş, bugün ve gelecek bu çatışma etrafında şekillenir ve bugünde geçmişin çatışmaları kayıt altına alınır. Çatışmalar zaman içinde yeni çatışmaların zeminini sosyo-ekonomik dönüşümlerle hazırlar. Şüphesiz Marx’ın ontolojisindeki çatışma ile Doğal Hukuk (lex naturalis) kuramcılarının ontolojisine kayıtlı çatışma ayrı epistemolojik öncüllerden oluşturulur. Doğal Hukuk kuramcıları daha çok retrospektif yani geriye dönük bir bakış açısıyla ve devletin ortaya çıkışını kavrayabilmek için çatışmayı bir ontolojik öğe olarak ele alırlar. Marx’ın problemi epistemolojik olmaktan çok hala ontolojik seviyededir ve temel anlamda toplumsal ve ekonomik iktidar asimetrisini kendisine problem eder. Bu iki farklı bakış açısı farklı sonuçlara götürür. Doğal Hukuk kuramcıları devlet ve onun meşruiyetini masaya yatırılırken, Marx toplumsal ve ekonomik ilişkileri masaya yatırır. Dolayısıyla çatışmanın toplumsal ontolijiye kayıtlanma biçimi aynı zamanda siyasal olana dair tahayyülü de belirler. Marx siyasal olanı devletle ve onun meşruiyet arayışları ile sınırlandırmaz ve toplumun en derinlerine nüfuz eden sürekli mücadele biçimi olarak kavrar. Sınıf savaşı da bu mücadelenin ekseninde oluşur.

Toplumsal ontolojinin kavranışının diğer ucunda ise uzlaşma ve dayanışma kuramcıları yer alır. Bunun da en bilindik temsilcileri Durkheim ve Weber’dir. Bu iki isim toplumsal çatışma zeminini kabul etmekle birlikte çatışmayı ontolojik bir öğe olarak ele almazlar. Vurucu soruları, toplumun imkânına dairdir. Toplum nasıl oluyor da mümkün oluyor veya bir arada duruyor sorusunu sorarlar. Durkheim işbölümü, ahlak ve dayanışma ekseninde bir cevap oluştururken, Weber meşruiyet ve ekonomik ilişkiler temelinde bir cevap ortaya koyar. Bu iki düşünürün de sosyal demokrasiye kendini yakın hissetmeleri tesadüf değildir. Toplumsal ontolojiye verdikleri cevap onların siyasalı kavrayışlarını da belirlemiştir. Dayanışma ve bir-aradalık üzerine kurulu toplumsal ontoloji olsa olsa uzlaşmacı ve dayanışmacı bir sosyal demokrasi tahayyülünü beraberinde getirir.

Bu tartışma hala sosyal ve siyasal teorinin en temel tartışmasıdır. Bir yandan uzlaşma ve dayanışma kampı diğer yanda uyuşmazlık ve çatışma kampı. İlk kampa örnek olarak, Habermas, John Rawls, Anthony Giddens, Ulrich Beck gibi isimler yerleştirilebilir. Diğer kapma ise Ranciere, Badiou ve Bourdieu gibi isimler yerleştirilebilir.

Şüphesiz bu iki farklı kavrayış orada duran ve bekleyen bir toplumsal ve siyasalı kavrama meselesi değildir. Aynı zamanda bu toplumsal ve siyasalı inşa etme meselesidir. Şimdi burada, çok tartışılan ve bütün bir son dönem siyasal ve sosyal teorinin aşmaya çalıştığı ikilikler sorunu karşımıza çıkıyor. Uzlaşma mı, uyuşmazlık mı veya çatışma mı yoksa dayanışma mı sorusu. İkilikler düşünce için faydalı olsa da toplumsala ve siyasala dair anlayışımızı sakatlayacak öğeler içinde taşır. Uzlaşma ve uyuşmazlık zemininin aşırı uçlara taşınması toplumsalın ve siyasalın daha gerçekçi bir tahayyülünü engeller.

Ben yine Freud’dan yola çıkarak toplumsal ve siyasal ontolojiyi bir çatışma zeminine oturtmak istiyorum. Freud’un Eros ve Ölüm içgüdüsü arasında kurduğu tartışma zeminine. Ama bu çatışma uzlaşma ve uyuşmazlığın, dayanışma ve savaşın çatışması. Şöyle diyelim, toplumsal ve siyasal ontoloji en temelde birlikte olma arayışı ile ayrılma arayışının çatışması üzerine kuruludur. Bir yandan radikal bir çatışma zemini vardır diğer yanda ise radikal bir uzlaşma zemini. Söylemek istediğim uzlaşma ve uyuşmazlığın toplamı değil, aksine bu ikisinin diyalektik ilişkisi. Bu ikisi her daim bir arada var olur ve bir diğerini koşullar. Uzlaşma yeni uzlaşmazlıkların zemini olurken, uyuşmazlık da yeni uzlaşma arayışlarını içinde barındırır.

Bu noktadan yola çıkınca siyasal ve sosyal teorideki farklı arayışları kuramsallaştırmak mümkün hale gelir. Örneğin uzlaşma üzerine ve etik ve ahlak tartışması üzerine kurulan tartışmalar aslında özünde bu çatışmaya kayıtlı siyasal tavırlardır. Yani teorinin kendisi siyasalın bir boyutuna göndermede bulunur ve toplumu uzlaşma ve dayanışma veya ahlak etrafında bir araya getirme arzusunu içinde taşır. İletişimsel eylem, müzakereci demokrasi, agonistik demokrasi ve çok kültürlülük arayışları bu minvalden okunabilir. Diğer yanda ise çatışma kuramları bulunmaktadır.

Mesele sadece kuramsal seviyede değil. Onun için de siyasalı entelektualize etmemek gerekir. Bu iki kutup siyasal ve sosyal aktörlerin de tavırlarına ve düşüncelerine kayıtlıdır. Bir yandan keskin dost-düşman ayrımları diğer yanda ise uzlaşı ve birliktelik arayışları yer alır. Bu bakış açısı, toplumsalın radikal dağılmasını veya radikal kapatılmasını anlamamıza da yardımcı olabilir. Radikal bir kapatılma ancak çatışma zemininin tamamen ortadan kaldırılması ile mümkün olur. Şüphesiz çatışma zemini hep olacaktır ve radikal bir kapatılma da imkânsızdır. Burada kapatılmada bahsettiğim yoğun bir baskı ortamı olabilir ancak. Diğer yandan ise radikal bir dağılma meselesi var ki, bu da ortaklığa, birlikteliğe ve kamusallığa dair tahayyüllerin üretilmediği bir ortama işaret eder.

“BÜTÜN MESELE, GÖRSEL KÜLTÜRÜN HAKİMİYETİNE RAĞMEN OKUMAYI SEÇEN İNSANLAR BULMAK”

Standard

Çeyrek asırda yayınladığı 600’den fazla kitapla kültür hayatımızda saygın bir yere sahip Ayrıntı Yayınları, neden İslam düşüncesi ve kültürüyle ilgili eserler neşretmeye başladı? İktidardaki siyasal İslam’a yönelik dinî referanslı eleştiriler yeni bir boyut mu kazanıyor? Yerli sosyalistlerin, İslam kültürüne özenli, kararlı ve kapsamlı bir şekilde yönelmelerinin nedeni ne? Şimdiye dek 6 kitabı yasaklanan yayınevi, toplumun ar ve haya duygularını gerçekten incitti mi? Chuck Palahniuk niye Türkiye’ye gelmiyor? Yoksa o da Paul Auster gibi fırça mı istiyor?.. Ayrıntı Yayınları’nın kıdemli editörü, yazar-çevirmen Abdullah Yılmaz, Afili Filintalar’a konuştu.

Ayrıntı Yayınları 1988’de kuruldu. Herşey nasıl başladı?
Sovyetler çökmüştü. Buna karşılık dünyada ideolojik, entelektüel hareketler farkı yoğunluklar kazanmıştı. Türkiye’de ise 12 Eylül darbesinden sonraki belirsizlikler, kasvet sürüyordu. Dünyadaki entelektüel verimlerin Türkiye’ye aktarılması, böylelikle bizim meselelerimizin çözümüne katkı sağlanması iyi olacaktı. Tabii, Türkiye’deki özgün çalışmalara da yer vermek niyetindeydik. Ayrıntı Yayınları’nı bunun için kurduk.

Fakat siz, yayınladığınız kitaplarla sosyalizmin vazgeçilmez niteliklerini derinlemesine kavratmaya giriştiniz, öyle değil mi?
Öyle de denebilir. Sosyalizm, kapitalizme alternatif bir kalkınma yöntemi olarak algılandı. Ben, sosyalizmin önceliğinin kalkınma olmadığı kanaatindeyim. Sosyalizm, insanın hangi koşullarda olursa olsun insanın en üstün değerlerini içselleştirmesi ve yansıtmasıyla işlevini yerine getirmiş olur. Bunun kalkınmayla ilgisi dolaylı ve sınırlıdır.

Siz başından beri işin içindeydiniz…
Pratikte değil. Çünkü ben 1981-1991 arası cezaevindeydim. Yayınevinde çalışmam, tahliyemden sonraya rastlıyor haliyle. TKP’den ayrılan, İngiltere Kanadı diye de bilinen İşçinin Sesi grubuna mensuptum. Örgüt üyeliğinden 10 sene hapis yattım.

“TOPLUMUMUZ DÜŞÜNEREK YOL ALMIYOR”

Solcu aydın kimdir, nedir, nasıldır?
20. yüzyılın başlarında, daha sonra 1960’lı, 1970’li yıllarda tüm dünyada ‘aydın’ denilince akla solcular gelirdi. Sovyet blokunun çökmesiyle reel sosyalizme bağlanan ümitler söndü. Bu olay, aydınlarda bir yılgınlığa sebep oldu. Solcu aydınlara duyulan güven de dağıldı.

Muhalifliği nasıl tanımlıyorsunuz?
Muhaliflik, bastığınız zemini sorgulama özgürlüğüne sahip çıkmaktır.

Çeyrek asırda 600’den fazla kitap yayınladınız. Bu görkemli mahsul size ne kazandırdı?
Kitaplarımızın gördüğü ilgi, yüzde 80-90’ı beklentilerimizin altında kaldı. Büyük heyecanlar duyarak yayınladığımız harika kitaplara çok az insan dönüp baktı. Bizim bu sorunumuz, toplumsal bir soruna delil teşkil ediyor. Düşünen, tartışan ve bu sayede ilerleyen bir toplumdan söz edemiyoruz maalesef.

Dolayısıyla?..
Üstün nitelikli ve yoğun emekle üretilen kitaplar hazırlıyoruz. Dünyanın hiçbir yerinde bu kadar zengin bir çaba, 500-600 adet kitap satmak için harcanmaz. Kapitalist mantığıyla yapılacak iş değil bu.

“İSLAMİ İLKELERİN ENTELEKTÜELLERCE KAVRANMASI GEREKİYOR”

İslam düşüncesine ait kitaplardan oluşan İdea-Ayrıntı dizisini neden başlattınız?
Biz dünyadaki her tür düşünce çizgisiyle ilgileniyoruz. Bir düşünsel yoğunluk bölgesinin en değerli ürünlerini dermeye, derlemeye bakıyoruz. Toplumsal, politik, çevresel vb. sorunlara ne tür entelektüel çözümler sunulduğunu sürekli göz önünde tutuyoruz. Ayrıntı Yayınları yönetimindeki kişiler, yani biz, eşitlik, adalet, kardeşlik gibi kavramlar eşliğinde düşünen kişileriz. Bunlar, bize göre sol düşüncenin anahtar kavramları. Gelgelelim solun dışında da bizim benimsediğimiz prensipleri yaşatan unsurları anlama, okurlarımıza sunma gereği doğdu.

İdea-Ayrıntı dizisinin, mevcut siyasi iktidarı eleştirmeye yönelik bir fonksiyonu var mı?
Dizinin editörü, romancı Burhan Sönmez. Burhan, konuyla ilgili daha detaylı açıklamalarda bulunabilir. Fakat şu bir gerçek: Türkiye’de eşitlik, adalet, kardeşlik nosyonlarını öne çıkaran en yaygın öğreti İslam. Siyasal İslam’ın iktidara gelmesinin başlıca nedeni de bu değerleri temsil eder görünmesidir. CHP, söz konusu değerleri taşımada yetersiz kalmış, MHP ise tevarüs ettiği milliyetçiliğin standartlarını yükseltmeye yönelmemiştir.

Ve?
Dolayısıyla bugün, İslamî ilkelerin, düşünsel niteliklerin; sistemli düşünen, birikimli kişilerce dolaysız kavranması gerekliliği doğdu. Dinsel telakkilerin istismarından kaynaklanan bozulmaları önlemenin başka yolu yok.

“İDEOLOJİK KAMPLAŞMALAR; DÜŞÜNSEL VE AHLAKİ YAKINLIKLARI GÖZDEN UZAK TUTUYOR”

İhsan Eliaçık’ın sosyal İslam tezinin gündemde ağırlık kazanması, sizin İslam düşüncesine ilişkin yayınlara başlamanız… Yani dindar entelektüellerin sosyalist söylemlere yönelmesi, sosyalistlerin ise İslamî görüşlere alan açması bir arada düşünülürse, “Solculuk dinsizlik değildir” gibi bir yargıya mı varıldı?
Slogana indirgendiğinde düşünceler ister istemez yavanlaşır. Mevcut sorunlar, yeni entelektüel araştırmalar, sondajlar yapmayı gerektiriyor. Vicdan, adalet duygusu, ahlaka dair işaretler arıyoruz. Ben, sosyalizmi insani bir tutum, ahlaki bir yöneliş olarak görüyorum. Farklı zeminlerde insani ve ahlaki tavırlar sergileyen kişi ve oluşumların birbirlerini anlamaya çabalaması ise gayet normal. İçinde bulunduğumuz süreç budur.

Gene de bu “gayet normal” dediğiniz olay, bugüne dek gerçekleşmemişti, haksız mıyım?
Doğru. İdeolojik kamplaşmalar; düşünsel ve ahlaki yakınlıkları gözden uzak tutuyordu. Hâlâ öyle. Halbuki Sol şemsiyesi altında olup da bizim gibi düşünmeyenler olduğu gibi, İslami kesimde yer alıp da yine bizimle düşünsel yakınlığı bulunmayanlar var. İktidarın, güçlünün yanında saf tutan Müslümanlarla temas etmemiz zor. Muhammed Taha’yı idam edenler, İslam adına hareket ediyordu.

İslamcı entelektüeller İdea-Ayrıntı Dizisi’ne nasıl tepki verdi?
Henüz bir kıpırtı yok.

İdea-Ayrıntı dizisi, Cumhuriyet tarihi boyunca kültür hayatımızda benzeri hiç görülmemiş olay. Bu algılanmadı mı yani?
İhvan-ı Safa Risaleleri gibi bomba kitaplar yayınlandıkça, İdea-Ayrıntı Dizisi daha çok dikkat çekecek, göz dolduracaktır.

“KİTAPLAR, TOPLUMU İNCİTMEZ”

Yayınladığınız bazı kitaplar yasaklandı…
Bize 5-6 dava açıldı. Bunların beşi, çocukları muzır neşriyattan koruma gerekçesiyleydi. Diğeri de teknik bir meseleydi, şimdi net hatırlayamıyorum. Fakat Türklüğe hakaretten ya da bölücülüğe teşvikten filan dava açılmadı. Demek ki biz daha ziyade toplumun ar ve haya duygularını incitmeye meyletmişiz.

Yasaklamalar, kitapların cazibesini arttırdı mı?
Chuck Palahniuk’un Ölüm Pornosu adlı romanı, dava konusu olunca nispeten daha çok ilgi gördü. Çevirmen Funda Uncu Irklı’ya polisin davranışı da haber olunca, belki bir nevi “tepki alımları” söz konusu oldu. Onun dışında, mahkemeler zaman alıcı bürokratik olaylar şeklinde cereyan etti.

Toplumun ar ve haya duygularını sahiden incittiniz mi?
Böyle şeyler kitapla yapılamaz. İnsanı, toplumu ve kitabı tanımamaktan kaynaklanan bir yanlış anlama sürüyor.

“Toplumun ar ve haya duygusunun incitilmesi” şeklinde bir kategoriyi tümüyle ret mi ediyorsunuz?
Elbette hayır. Her toplumun ahlaki değerleri, yargıları; benimsediği düşünce silsileleri vardır. Mesela billboard’lara pornografik fotoğraflar asmak ya da çizgi film kanalında porno yayınlamak gibi şeyler haliyle ayıplanır, yadırganır, kınanır. Bu, toplumsal bir rahatsızlık şeklinde tezahür eder. Aydın kişi, tam da düşünsel ilerlemeye yöneldiğinden, bazı sınırları zorlayabilir. Fakat topluma saygısızlık etmez. Zira toplumun hassasiyetlerini çok iyi bilir. Biz, Ayrıntı Yayınları olarak toplumumuza saygısızlık etmedik.

Buna rağmen kitaplarınızın dava konusu olmasını nasıl açıklıyorsunuz?
Yargı makamındakilerin, maalesef, mevzuyu kavramakta yetersiz kaldıklarını gözlemliyoruz. Dolayısıyla, yargı makamlarındakilerin öncelikle kendilerini sorgulamaları, durumlarını anlamaları icap ediyor. Düşünün, hiç kimse, çocuğuna adı Ölüm Pornosu olan bir kitap hediye etmez. Biz bu kitabı oyuncakçı raflarına dizmiyoruz. Dahası, arka kapak yazısında okuru uyarıyoruz: Eğer şöyle şöyle hassasiyetleriniz varsa, bu kitap size göre olmayabilir diyoruz.

“TALEP EDEN, TELKİN ALIR”

Ayrıntı Yayınları olarak ödüller aldınız mı?
Yıllar yıllar önce bir yayıncılık ödülü almıştık. Okurlarımızın takdir ve teşekkürleri haricinde, kurumsal ödüller almadık. Tamamiyle sivil bir yalınlık içinde yürüyor işler. Devlet desteği de aldığımız söylenemez. Kütüphaneler için 2’şer, 3’er kitap alındığı vaki. Hepsi bu.

Kültür Bakanlığı’na gidip “Biz 25 yılda 600 kitap neşrettik, bizi destekleyin…” demiyor musunuz mesela?
Kesinlikle hayır. Bu tür ilişkilere girmiyoruz. Siz bir makamdan talepte bulunursanız, onlar da size telkinde bulunma fırsatı elde eder. Bu, bizim karakterimize hiç uymaz.

Üniversiteler? Siz akademik nitelikli çok sayıda kitap sundunuz. Üniversitelerin bunları kapıştığı söylenebilir mi?
Ne yazık ki söylenemez. Bizden topluca kitap alan bir üniversite, fakülte yok. Çok nadiren, bir kitabımızı derste okutan hocanın 20-30 kitap talep ettiği olur. O da cidden çok nadir.

Gerçekten mi?
Üniversitelerimizin durumu feci. Yüksek lise mesabesindeler. Bizim, yayınevi olarak bir paradoksumuz da var: Kitaplarımızı okuyacak seviyedeki kişilerin çoğu zaten o kitabı orijinalinden okuyabilecek donanıma sahip oluyorlar.

“MR. PALAHNIUK ABD’DEN ÇIKMIYOR”

Tom Robbins, Chuck Palahniuk, Irvin Yalom gibi popüler yazarlarınızı Türkiye’ye neden davet etmiyorsunuz?
İmparatorluk’un yazarlarından Michael Hardt’ı getirmiştik. Chuck Palahniuk Amerika dışına çıkmıyor, çıkıyorsa da gizli çıkıyor. Peter Carey, Julan Barnes, Philip Roth, J.G. Ballad gibi müthiş yazarların da bizde yeterince okunduğu söylenemez.

Kitaplarınız biraz pahalı mı?
Değil. Pahalı olduğu için alınamayan kitaplarımız olduğunu sanmıyorum. Daha çok basıp daha ucuza satarsak daha çok okura ulaşacağımıza dair bir işaret de yok.

Son olarak ne söylemek istersiniz?
Bütün mesele görsel kültürün hakimiyetine rağmen okumayı seçecek insanlara ulaşmak.

Alman terbiyesi, taşra sıkıntısı

Standard

“Dünyadan gerçekten istediklerinizi elde edemeyecekseniz, kendinize onları istemediğinizi öğretmelisiniz. İstediğinizi alamayacaksanız, kendinize alabileceğiniz neyse onu istemeyi öğretmelisiniz. Bu, iç derinliklere, bir çeşit içkaleye ruhsal olarak çekilmenin çok sık görülen bir biçimidir –orada dünyanın bütün korkutucu kötülüklerine karşı kendinizi kapılar ardına kilitlemeye çalışırsınız. Ülkemin kralı -hükümdar- benim toprağıma elkoymuştur: öyleyse, ben de kendi toprağımı istemem. Hükümdar bana rütbe vermek istemiyordur: rütbe eften püftendir, önemsizdir. Kral malımı mülkümü elimden almıştır: mal mülk hiçbir şey değildir. Çocuklarım kötü beslenmeden ve hastalıktan ölmüştür. Tanrı sevgisi karşısında, dünyevi bağlılıklar, hatta çocuk sevgisi bile bir hiçtir. Ve daha böyle uzayıp gider. Kendi çevrenize, incinebilecek yüzeyinizi azaltmaya çalışarak sıkı bir duvar örersiniz, olabildiğince az yaralanmak istersiniz. Üstünüze her türlü yaralar yığılmıştır; onun için, kendinizi olabilecek en küçük alana bağlarsınız ki, yeni yaralar için olabilecek en az yeriniz açıkta kalsın.

Alman sofulukçularının içinde bulunduğu ruh hali buydu. Sonuç, yoğun bir iç yaşam, büyük miktarda çok etkili ve çok ilginç, ama son derece kişisel ve şiddetle duygusal edebiyat, zekâdan/zihinden nefret ve elbette, her şeyin başında Fransa’dan, peruklardan, ipek çoraplardan, salonlardan, yiyicilikten, generallerden, imparatorlardan, servetin, kötülüğün ve şeytanın cisimleşmiş hali olan bu dünyanın bütün büyük ve görkemli figürlerinden nefret. Bu, sofu ve aşağılanmış bir halk açısından doğal bir tepkidir ve başka yerlerde de böyle olmuştur. Bu, özellikle Almanların o belirli dönemde yatkın bulundukları gibi, kültür-karştılığının, aydın-karşıtlığının ve yabancı düşmanlığının belirli bir biçimidir. Bu, bazı Alman düşünürlerinin onsekizinci yüzyılda tuttukları ve kutsadıkları, Goethe ile Schiller’in ise bütün ömürleri boyunca savaştıkları taşralılıktır.”

(Isiah Berlin’in Romantikliğin Kökleri adlı kitabından (57-58). Çeviren Mete Tuncay)

FİKİR, SÖYLEM, TAVIR VE DURUM: SİYASET ÜZERİNE BİR KAVRAMSALLAŞTIRMA

Standard

FİKİR, SÖYLEM, TAVIR VE DURUM: SİYASET ÜZERİNE BİR KAVRAMSALLAŞTIRMA

Latif YILMAZ

Bu yazıda fikir, söylem, siyasi pozisyonlar veya tavırlar ve durum arasında kavramsal ayrımlar yaratarak siyaset yapma biçimleri ve bunun sol siyasetle ilişkisi üzerine bir tartışma yürütmek istiyorum. Bu konu üzerine düşünürken öncelikle Fikir ve Pozisyon arasında bir ayrım yapmış, belli Fikirler ve bu Fikirlerden yola çıkılarak yaratılan siyasi tavırlar arasındaki çelişkiyi değerlendirmek istemiştim. Fakat konu üzerine düşünürken bu iki kavramsal ayrıma konuyu daha da netleştirmek için iki kavram daha ekledim. Bu yazıda bu kavramsal ayrımların ve bu kavramlara denk gelen olguların siyasetle olan ilişkisi üzerinde durmak istiyorum.

Çıkış noktam daha çok belli bir Fikir ile o Fikirden yola çıkan siyasetin içeriği ve dışavurumu arasında ortaya çıkan yarılmaları, çelişkileri ve gerilimleri anlamaya çalışmak. Öncelikle bu sorunun en temelde düşünce ve düşüncenin nesnesi arasındaki bir gerilime tekabül ettiğini söyleyebilirim.

Konuyu örneklemek gerekirse, şöyle bir sorundan yola çıkmış bulunuyorum. Nasıl oluyor da herhangi bir özgürleştirici ve devrimci siyaseti benimseyen bir kişi veya bir grup, söylemsel düzeyde veya pratik düzeyde muhafazakâr hatta bazen “gerici” olarak adlandırılabilecek bazı unsurları içinde taşıyabilir. Örneğin, sosyalist bir insan nasıl olurda ataerkil davranışlar ve söylemler içinde bulunabilir? Bu konuyu başka Fikirler üzerinden de tartışabiliriz. Mesela İslam Fikrine sadakatini sunan birinin bu Fikrin temel prensipleri ile çelişen söylem ve tavırlara nasıl oluyor da sahip olabildiğini sorabiliriz. Burada Fikir sadece bir vitrin veya bir kandırmaca görevi mi görür? Önemli olan kişinin veya grubun ne tür söylemler ve tavırlar içinde olduğu mudur? Bunun ilk bakışta hemen kolay bir cevabı verilebilir. Sosyo-kültürel biçimlenme veya tarihsel miras denilerek bu soruna bir cevap üretilebilir. Yani önemli olan Fikir değil, kişinin veya grubun sosyalleştiği ve kültürlendiği tarih ve durumdur denilebilir. Belli bir mekân-zaman bağlamında yer alan bir hareket bu mekân-zaman bağlamından etkileneceğinden dolayı hem hareketin kendisi hem de bu hareketin taşıyıcı özneleri o zaman-mekan bağlamının içinde taşıdığı anlayışlardan ve tavırlardan etkilenecektir denilebilir. Bu büyük oranda da açıklayıcılık gücüne sahip bir tezdir. Her mekânsal-zamansal bağlam beraberinde getirdiği siyaseti biçimlendirir diyebiliriz. Bu konuya katılmakla beraber ben burada belli mekân-zaman bağlamında yer alan bir hareketi veya bir fikri belli kavramsal ayrımlar üzerinden değerlendirmeye ve başta sorun ettiğim konuyu açıklamaya çalışacağım.

Zaman-mekan diyalektiği veya ilişkisi üzerinden tarihsel bir açıklamaya konu edilen mesele bazı hususların anlaşılmasını zorlaştırmaktadır. Bu açıklama bağlamında, en genel anlamda kişinin ve grubun Fikir ile olan ilişkisi, Fikrin nasıl olup da kendisini var ettiği, bazı kişi ve grupların neden bir Fikrin peşinde koştukları açıklanamaz olarak kalır. Bir Fikrin varoluş ve kendini sürdürme dinamiklerine de dikkat kesilmek gerekir. Burada bahsettiğim konu şu veya bu tarihe ait bir Fikir değildir. Her Fikrin belli bir zaman ve mekanda farklı içerikler kazandığı gereçektir. Fakat bütün bu içerik değişimlerine rağmen hala ortada Ortak bir Fikrin olması ve bu Fikrin takipçilerinin yani bu Fikir etrafında özneleşmelerin oluşması önemli bir konu olarak önümüzde durmaktadır. Belli bir Sosyalist, Komünist, Liberal veya İslamcı pratiğe değil de Fikir olarak Sosyalizme, Komünizme, Liberalizme ve İslama dikkat kesilmek gerekir. Bu anlamda Fikrin sosyal, siyasal ve varoluşsal önemi üzerinde durmak gerekir.

Konuyu açmak için dört kavram öneriyorum. Bunlar: Fikir, Söylem, Tavır ve Durum kavramları. Bu kavramsal çerçeveyi de oluştururken büyük ölçüde Foucault ve Badiou’dan faydalanmaya çalışıyorum. Kavramların anlaşılmasında bazı benzerlikler olsa da kavramları bir arya getirirken bazı farklılaşmaların olduğunu belirteyim.

Fikir kavramıyla başlayalım. Fikir’den şunu anlıyorum: bir Fikir belli bir zaman ve mekân bağlamında ortaya çıkar gibi görünse de tarihselliği ve mekânsallığı aşan bir yöne sahiptir. Fikir en soyut düzeyde zihin ve bedenin kuruluşuyla ilişkilidir. Yani en temelde zihne ve bedene kayıtlıdır. Bir tarih oluşturulacaksa bu zihnin ve bedenin kuruluşunun tarihi olacaktır. Dilin tarihi ve yapısı ile ilişkilidir. Platon’un İdea’larına veya Kant’ın düşüncenin kurucu öğelerine işaret eder. Bu yönüyle hem tarihseldir hem de tarihi aşan bir yöne sahiptir. Tarihseldir çünkü bir Fikir ancak belli bir tarihi momentte görünür olabilir ve ancak belli bir tarihsel momentten sonra belli bir etki gücünü kavuşur. Ancak tarihi aşan da bir yönü vardır. Bu yönüyle de Sauussure’ün anlattığı çerçeve içinde dilin yapısal alanına yani langue’a aittir. Örneğin, eşitlik ve özgürlük Fikirleri belli bir tarihsellikte mümkün olsalar da bu iki Fikrin temel parametreleri tarihin dışındadır. Bu Fikirlerin siyasal hayata girmeleri ve bu hayatın vazgeçilmez unsurları olmaları elbette bir tarihsel aşamada olur. Ancak Fikirlerin bu tarihsel konumlanışları dışında hem Platon’cu İdea’lar anlamında hem Kant’çı kategoriler anlamında tarih dışına ait olan ve bana göre de dilsel yapıya ait olan bir yönleri vardır.

Şimdi buradan Komünizm Fikrine geçebilirim veya bir Fikir olarak Sosyalizme. Hem Sosyalizm hem de Komünizm belli bir tarihsel aşamada ortaya çıkmış Fikirlerdir. Ancak ortaya çıktıkları tarihin çok ötesinde dil dünyasına veya toplumun bilinçaltına ait olan bir yönleri de vardır. En genel anlamıyla bu kavramları “ayrılmaya-parçalanmaya veya tekilliğe” karşı “ortaklığı ve birlikte olmayı” imleyen kavramlar olarak ele alırsak insanın toplumsallaşması veya dil içinde var olmasıyla aynı tarihe sahip olduğunu dolayısıyla da tarihsiz olduklarını görürüz. Burada bu Fikirlerin “ortak duyu”da çağrıştıklarının ötesine gidip tabiri caizse bu fikirlerin temel gramerini ortaya çıkarmak gerekir. Daha sonrada bu gramerin insanlık durumuyla olan ilişkisini ortaya koymak gerekir.

Fikir olarak Komunizm’in tarihsel momenti Baidou’cu anlamda bir Olay’la başlar. O mevcut dünya içinde, mevcut “ortak duyu” içinde bir yarılmayla kendisini ortaya koyar. Bilinçaltına itilenin görünür olduğu bir andır bu. Bastırılanın ortaya çıktığı ve görünür olmaya çalıştığı bir noktaya göndermede bulunur. Bu Fikrin tarihi her Marx öncesine uzanmaktadır. Çünkü en hihayetinde bir ortaklık duygusunun ve arzusunu imleyen Fikir olarak Komunizm insanın birlikte olma, çoğalma ve yaşama arzusuyla ilişkilidir. Bu yönüyle Freud’un bahsettiği Eros ile yoğun bir ilişki içindedir. Ortak olma ve birlikte olma fikri olarak Komünizm varlığı eşitlik düzleminde her kes için eşitlik düzeyinde üretmeyi imler. Bu sadece bir imleme değil aynı zamanda bütün varlığa kayıtlı bir arzunun ifadesidir. Varlık kendini eşitlik düzleminde kavrar ve bu eşitliği sürdürme arzusu içinde olur. Eşitsizlik varlığın bu en temel kaydının bozulma sürecidir.

Fakat siyasal-bilişsel etkiye sahip Fikir olarak yani “Olay” yaratan bir düşünce olarak ortaya çıkması Marx ile olmuştur. Bu tarihten sonra Fikir kendisini geleceğe açmış ve sürekli gelecek-olanı imlemeye başlamıştır. Ancak bu doğum anı aynı zamanda onun parçalanması da demektir. Fikir siyasal-bilişsel düzeyde kendisini var etmeye başlamasıyla birlikte kendi etrafında kendi içeriğine dair yoğun bir tartışmanın da oluşmasını beraberinde getirir. Bu tartışmalar da Fikir etrafında belli bir geometrik uzaklıkta konumlayarak bir Fikir uzamı oluştururlar. Bu Fikir uzamına da bir Fikrin Kümesi veya Wittgenstein’dan yola çıkarak Fikir Ailesi demeyi tercih ediyorum. Bu aile yakın akrabalıkları içerebileceği gibi, çok uzak akrabalıkları da içerir. Bu akrabalıkların kendine has bir kurulma ekonomisi ve teknolojisi vardır. Bunları da Fikir teknolojileri ve Fikir ekonomileri olarak adlandırıyorum. Bir Fikrin etrafında başka fikirlerin oluşması yeni Fikir teknolojileri ile mümkün olur ve bu yeni Fikirlerin kendilerine ait bir ekonomileri vardır. Bu ekonomi bağlamında Fikrin nasıl bir içeriğe sahip olacağı, neleri içerleyip neleri dışlayacağı belirlenmiş olur. Şimdi Fikirde meydana gelen bu parçalanmayı da Söylem olarak adlandırdığım düzeyle ifade etmeye çalışacağım.

Fikir ve Söylem arasındaki ilişkiyi şöyle ifade edebilirim. Fikir parçalanmışlığında Söyleme yer açar ancak toparlanmasında ise kendisini var eder. Yani Fikir ve Söylem arasında kaçınılmaz bir ilişki vardır. Fikir parçalandıkça ve yeni Fikir teknolojileri ve ekonomileri yarattıkça kendisini farklı Söylemler olarak ortaya koymaya başlar. Söylem Fikir ailesinin her bir parçasının adıdır. Fikir farklı söylemleri içine alan ve bu söylemlerin “bilinmeyen” parçalarının bir araya gelmesiyle oluşan bir küme ve ailedir artık. Fikir basitçe kendisinden yayılan söylemlerin toplamı değildir. Fikir bu yayılmayı mümkün kılan unsurların toplamıdır. Yani farklı Söylemlerin bir araya gelmesi ve bunların bir potada toplanmasına Fikir demiyoruz. Bu bir Fikirden yola çıkılarak oluşturulan Fikir ailesidir. Fikir ayılmayla ilgilidir ancak yayılmanın sonuçlarıyla ilgili değildir. Yayılmaya imkân tanır, yeni imkânları ve stratejileri yaratır ancak ortaya çıkan şeyi belirlemez. Konuyu, şöyle ifade edebilirim. Bir Komünizm fikri vardır bir de komünizmler vardır. Yani Komünizm fikri etrafında toplanmış olan Komünizm ailesinin bireyleri. Akrabalık metaforunu bilinçli olarak kullanıyorum. Akrabalık metaforu bir Fikir etrafında toplanan Söylemlerin melez olma ihtimalini yani başka Fikirlerle ilişki içinde olma ihtimalini içerir.

Fikir olarak Komünizm basitçe bu tarihsel komünizmlerin toplamı değildir. Tarihsel komünizmlerle birlikte bir aile bile oluşturduğunu düşünmüyorum. Aile metaforu daha çok Fikir sonrası dönem için anlamlıdır. Yani Fikir teknolojilerinin ve ekonomilerinin oluştuğu ve Söylemin var olduğu alan için geçerlidir. Çünkü o ayrı bir kerteye aittir. Fakat tarihsel komünizmler kendi aralarında hem bir aile hem de bir küme oluştururlar. Dolayısıyla Söylem olarak ifade ettiğim kısım bu tarihsel komünizmlere ve bunların farklı biçimlenişlerine tekabül eder. Söylem düzeyi melezlenmelerin başladığı ilk düzeydir. Burada Fikir kendisini “Varlık” alanından tabir uygunsa “Varolan” alanına çekmeye başlar.

Söylem kavramından sonra Tavır olarak adlandırıdığım kavrama geçmek istiyorum. Tavır aslında Foucault’nun değil de Laclau&Mouffe’un Söylem tanımını kullanırsak, Söylem kavramı içinde içirilebilir. Ancak ben yine de kolaylık olsun diye bir ayrım yapmayı düşünüyorum. Tavırlar, söylemi taşıyan aktörlerin ortaya koydukları eğilimleri gösterir. Bourdieu’cu anlamda tavırlar söylemin içselleştirilmesi ve pratik anlamda yeniden üretilmesidir. Tavır ilk iki kerteye göre performatiftir. Şüphesiz J.L. Austin üzerinden gidersek Söylemin de performatif olduğunu söyleyebiliriz. Fakat konuyu daha açıklanabilir kılmak için Austin’den ziyade Bourdieu’yu kendime bu konuda yakın buluyorum. Tavrı eyleme geçme anı, davranış ve eğilim üretme ve bunu hayata aktarma süreci olarak düşünüyorum. Tavır bu yönüyle çok büyük etkilere sahiptir. Söylemin katılaşmasını ve pratikte üretilmesini beraberinde getirir. Bu üretim aynı zamanda yeniden üretimdir de. Tavır özneler arası bir sürece tekabül eder ve öznelerin karşılıklı tavırlarının oluşmasını ve bu tavırların öznelerin tarihine kayıtlanmasını beraberinde getirir. Belki de şöyle denilebilir, Bourdieu’cu anlamda Habitus kavramına yakındır. Bu düzeyde, artık komünist habituslarla karşılaşmaya başlarız ve zemin artık tamamen maddileşmeye başlar. Buradaki tavır alışlar neredeyse sonsuz bir yelpazeye yayılabilir. Çok farklı eğilimleri ve tavır alışları tespit edebiliriz. Bir İslamcı’nın paylaşımcı tavırlar göstermesi ile bir sosyalistin veya Komünist’in bencil tavırlar göstermesi bu kertede anlaşılabilir. Veya ataerkillik konusunu da aynı bağlamda düşünebiliriz. Bu evre, Fikir ile olan ilişkinin çok daha fazla tartışma yarattığı bir evredir.

Son kavramım ise Durum kavramı. Durum artık kendisini bir Fikre, Söylemler aracılığıyla referans vererek meşrulaştırmaya çalışan ve pratik tavırları kümeleyen siyasal düzlemdir. Devlet, örgüt veya parti bu düzeleme aittir. Her türlü kurumsal örgütlenme ve siyasi karar alma sürecini içerir. Ancak pozisyon veya tavır alışa da oldukça benzetilebilir. Komünist olduğunu iddia eden herhangi bir siyasal yapının otoriter eğilimler göstermesi bu kerte içinde sorunsallaştırılmalıdır.

Şimdi bu ayrımları şundan dolayı yaptım. Günümüzde herhangi bir sol gruba bakıp kolayca Sosyalizmi veya Komünizmi mahkûm etme eğilimi bulunmakta. Burada gördüğüm sıkıntı çok basit bir şekilde ve kestirme indirgemecilikle Durum, Söylem ve Tavır’lara ait hususları bir Fikir’le ilişkilendirmektir. Tabi olayın da bir de şu kısmı var. Kendisini solda görenlerin Söylem ,Tavır ve Durumdan hareketle kolaylıkla bir Fikrin esas temsilcisi olduklarını iddia etmeleri. Bunun için de şunu diyebilirim, Komünist fikir öyle kolayca mülk edilinecek ve kullanılacak ve kolayca değillenecek bir şey değildir.

Express 127: “Neo-İslâm” Özel Sayısı

Standard

EXPRESS DERGİSİ  (127)

ÖZEL SAYI  – NİSAN 2012

 

MERAM

Fetih 2012

Saatler durmuş sanki…

 

KIBRIS AYNASINDA “FETİH 2012”

Giriş, gelişme, sonuç

“Fetih 2012”nin ruhunu anlamak için “yavru vatan”a bakmakta sayısız fayda var. Osmanlı’dan neo-Osmanlı’ya, Türkçüsüyle İslâmcısıyla Türk-İslâm sentezi tam tekmil orada. Ordusuyla, derin devletiyle, cemaatleriyle… Kanbersiz düğün olmaz, liberaller de orada. Haliyle, cümlesinin amentüsü neoliberalizm de hazır ve nazır. Öyle olunca da gelsin hak gaspları, bütçe tırpanları, gelsin özelleştirmeler, gelsin peşkeş, alicengiz ve rant, hatta TOKİ. Kara para zaten hep orada. “Her köye cami” kampanyası, ilahiyat seferberliği de bonusu.   “Anavatan”da ne yapılıyorsa “yavru vatan”da da yapılıyor. Türkiye halkına ne yapılıyorsa Ada halkına da o yapılıyor. Giriş, gelişme, sonuç: Fetih, işgal, ilhak…

 

ORTA SINIFIN SOSYO-MEKÂNSAL YENİDEN İNŞASI

Orta sınıfların ortak paydası neoliberal değerler

Her fatih gibi AKP de fütuhatını komuta ettiği kalabalık orduya borçlu. O halde, “komuta”nın nasıl işlediğinin yanısıra, o “kalabalık ordu”nun yapısına ve maddî-manevî teçhizatına yakından bakalım. Elbette vurucu gücünden, akıncılardan başlayarak. Araştırmacıların hemfikir olduğu üzere, AKP’nin akıncıları “yeni orta sınıf”. Peki, kalabalık mı? Tespitler muhtelif, ama ANAP’tan AKP’ye, ‘80 sonrası iktidarların sözcülerinin yaydığı kanaate göre, genişledikçe genişliyor. Peki, hakikat öyle mi? Bir sınıf nasıl tanımlanır? “Yeni orta sınıf”ın belirleyici nitelikleri neler? “Eski orta sınıf”tan farkı ne? Bu sınıf yekpare mi? AKP’nin neoliberal politikalarıyla nasıl bir ilişki içinde? Bu soruları “İstanbul’da yeni konut sunum biçimleri ve orta sınıfın sosyo-mekânsal yeniden inşası” başlıklı bir araştırma yürüten İstanbul Üniversitesi öğretim üyesi Hatice Kurtuluş’la konuştuk…

 

DENİZLİ, GAZİANTEP VE KAYSERİ’DE ORTA SINIFLAŞMA

Rıza pazarlığı, rant kardeşliği

AKP ekonomi-politiğinin ana direklerinden biri, “Anadolu Kaplanları” namlı küçük şehirli imalatçı-girişimciler. Devlet destekli bu kesimin damgasını taşıyan “ikincil kentler”deki değişimin anatomisi, 2012 Türkiye’sindeki sosyo-politik tablonun ve onun ideolojik temellerinin ipuçlarını da veriyor. Bu ipuçlarını “Ekonomik Büyüme, Mekânsal Değişim ve Orta Sınıflaşma: Denizli, Gaziantep ve Kayseri” başlıklı araştırmanın yürütücülerinden Didem Danış’tan dinliyoruz.

 

AKP’NİN USTALIK DÖNEMİ HEDEFİ: TAKSİM PROJESİ VE BEYOĞLU

Kapitalizmin Simcity’si

“Ya taksim ya ölüm”, tarihin cilvesi; Denktaş’ın ömrü boyunca sürdürdüğü

Kıbrıs’ın bölünmesi siyasetinin sloganı, “mücahid” Erbakan’dan beri İslâmcıların İstanbul vizyonunun redifli kafiyesi. Taksim’in fethi, İstanbul’un yeniden fethinin ilânı. Nişânesi de meydana kondurulacak kışla ve cami –fetih başka nasıl taçlandırılır? Ama önce “çevre”nin İslâmî ahlâka mugayyirlikten ve ayakların baş olmaya kalkıştığı toplantı ve yürüyüşlerden arındırılması gerekiyor. Ki, bölge AVM’siyle, rezidansıyla, plazasıyla, oteliyle Dubai misali “helâl kazanç”a açılsın, kapitalizmin Simcity’si olsun. Asıl murad da o, “tamamen duygusal”… “Taksim’e cami” nakaratı Karagöz perdesi, halk eğlencesi. Hazırlıklar tamamlandı, Erdoğan’ın seçim meydanlarında müjdelediği “Taksim projesi” Beyoğlu İmar Planı’na eklendi. Şimdi bu planı önümüze koyalım ve fatihlerin tahayyülüne bakalım…

 

Dosya: Siyasal İslâm’ın neoliberalizasyonu

Neoislâm

 

MARTIJN OOSTERBAAN’LA PENTEKOSTAL KİLİSELERİN KÜRESEL YAYILIŞI ÜZERİNE

Neoliberalizmin müjdesi

Dünyanın dört bir yanında çığ gibi büyüyen bir dinî hareket var: Pentekostalizm. Adını Paskalya’dan elli gün sonraki Pentekost yortusundan, “kutsal ruh”un havarîlere indiği günden alan ve Protestanlıktan türeyen bu hareket birçok bakımdan Gülen hareketini andırıyor: Geleneksel dinî cemaat tanımına uymuyor, iletişim-medya alanını ziyadesiyle önemsiyor, bir sosyal dayanışma-ekonomik işbirliği ağı olarak faaliyet gösteriyor, dahası siyaset sahnesinde başrole soyunuyor. Pentekostalizmin Brezilya’daki serüvenini inceleyen antropolog Martijn Oosterbaan’ı dinliyoruz…

 

NİJERYA’DA PENTEKOSTAL KİLİSE KAMPLARI VE AKLA DURGUNLUK VEREN AYİNLER

Dindar nesil manzaraları

Fethullah Gülen ve talebeleri seferberlik halinde, “hizmeti” dört bir yana ulaştırıyorlar.  “Diyalog” ve “hoşgörü”, Afrika’nın en ücra yerlerine kadar kapıları aralıyor. Gittikleri yerlerden çok şey de öğreniyorlar aynı zamanda: Cemaatler ve kabileler arasında arabulucuk yapmak, karşılığında nüfuz alanı ve kârlı iş bağlantıları elde etmek hevesine kapıldıkları Nijerya’da mesela, Türkiye’de henüz hayal bile edemeyecekleri bir manzara var. Din, devlet, piyasa üçgeninde Nijerya ve en kalabalık şehri Lagos, adeta bir laboratuar gibi. “Dindar nesil” nasıl yetiştirilir, yetiştirilince hayat nasıl olur? Express oradaydı…

 

SİYASAL İSLÂM’IN SEMBOL HAREKETLERİNDEN HİZBULLAH’IN DÖNÜŞÜMÜ

Hizbullah sınıf atlayınca

Lübnan Hizbullah’ı yaklaşık kırk yıllık tarihiyle Siyasal İslâm’ın nasıl bir dönüşüm geçirdiğinin en temsilî örneklerden biri. İsrail’e direniş ideolojisiyle kendisine siyasal bir meşruiyet alanı yaratan Hizbullah, önce Lübnan ve bölge politikalarına, sonra da küresel piyasanın mekanizmalarına nasıl uyum sağladı? Express Beyrut’tan bildiriyor…

 

ALMANYA’DA İSLÂMÎ HAREKETLER VE MİLLÎ GÖRÜŞ

Camilerden holdinglere

Almanya’da açılıp Türkiye’de sumenaltı edilen Deniz Feneri Davası, çok uzun yıllara dayanan bir alışverişin, Almanya’daki Türklerle Türkiye’deki İslâmcı hareketler arasındaki köklü ilişkinin en görünür zirvesiydi. Bu ilişkinin tarafları birbirlerini yıllarca besledi, büyüttü, belirledi. Millî Görüş hareketini Almanya ve Türkiye üzerinden izleyen Werner Schiffauer’den Almanya’daki Türkiyeli göçmenlerin İslâmî hareketlerle temasını dinliyoruz…

 

CEVAT ÖZKAYA’YLA İSLÂMCILARIN İKTİDARLA İMTİHANI

Ya Müslümanlıktan vazgeçecekler ya da…

Önce özet: “Meşrutiyet sonrasında, kendilerinden saydıkları devlet onları dönüştürecek başka bir iklime girdi. Trenin makine kısmı başka bir raya geçti, vagonlar başka bir rayda kaldı. Devlet zenginliğin kaynağıdır. Devletten uzak kaldığınız zaman zenginlikten de uzak kalırsınız. Cumhuriyet tarihi boyunca izlenen girişimci yetiştirme, ‘her mahalleye bir milyoner’ gibi politikalar devletle eklemlenmeyi getirecek bir zihnî durum inşa etti. Müslümanlar siyasette başarılı olurlarsa çok şeyde başarılı olacaklarına ilişkin bir tasavvur geliştirdiler. Siyaseten en yukardan, tekrar toplumu hizaya getirmek gibi bir yön çizildi. Bu, aşağı yukarı yüz yıldır geçerli olan toplumsal mühendisliğin Müslümanca okunması anlamına geldi.” Ve işte ayrıntılar: Umran Dergisi Yayın Yönetmeni Cevat Özkaya’ya bağlanıyoruz.

 

REFAH’TAN AKP’YE İSLÂMÎ KADIN HAREKETİNİN ÖNCÜLERİNDEN SİBEL ERASLAN

“Batman”deki kâbus gibi

1990’lardan, Refah Partisi’nin “hanım kolları”nın kapı kapı dolaştığı günlerden beri hareketin önde gelen isimlerden biriydi, başörtüsü eylemlerinde başı çekenler arasındaydı. Eleştiri oklarını dava arkadaşlarından bile sakınmamasıyla tanınırdı. Şimdi Star gazetesinin köşe yazarlarından. Neredeyse çeyrek asırdır aktif militanı olduğu İslâmcılığın geçirdiği dönüşümü, AKP’nin yol haritasını ve Türkiye’yi nasıl bir geleceğin beklediğini ondan dinliyoruz. Sibel Eraslan anlatıyor…

 

ESKİ MAZLUM-DER GENEL BAŞKANI AYHAN BİLGEN

İstismar pozisyonuna yerleşmek

Özellikle AKP’de ve Gülen hareketinde vücut bulan, neoliberal sistemle barışık, hatta sistemin başat aktörü olan İslâmcılar kimler? Türkiye’nin “klasik” İslâmcılarından farkları neler? Türkiye’de yeni-İslâmcılığın “sağa” çekmesinin nedenleri ne? İslâmcılar neden Kürt sorunu konusunda Kemalistlerden, milliyetçilerden farksız? Eski Mazlum-Der genel başkanı Ayhan Bilgen’e bağlanıyoruz…

 

BETONARME DEMOKRASİ KALIBINDA KÜRTLER

Golem’in alnındaki yazı

AKP Kürt sorununa başından beri “din kardeşliği”ne vurgu yaparak yaklaştı.

“Sivil Cuma”lar bu politikayı da değişmeye zorladı. Hükümet alaylı Kürt din adamlarını Diyanet’e bağlama gayretine girişti, özellikle Akit, Samanyolu gibi mecralarda giderek absürdleşen bir karşı-propaganda başladı, ateizm, Zerdüştlük, Meryem Ana, domuz eti, eşcinsellik birbirine karıştı. AKP’nin İslâm algısının fantastik ve otoriter yanları bu süreçte ayyuka çıkarken, Diyanet’in temsil ettiği yekpare Sünnî Müslümanlık propagandası, memleketin batısında ve doğusunda iyiden iyiye farklılaştı. Acaba AKP’nin Müslümanlığı hangisi?

 

NEO-İSLÂMCILIK SERGÜZEŞTİ: NİYET NEYSE AKIBET DE O OLDU

Kemalist “boş gösteren”e dönüş

Ortada bir zarf var, kıymetli mi kıymetli. Üzerinde demokrasi yazıyor, insan hakları, özgürlük, adalet, eşitlik, refah yazıyor. Peki, içinde ne var? İçi boş. Kim, en geniş kitlelerin talepleri doğrultusunda vaadlerle doldurursa, o zarf onu iktidara taşıyan oy olarak dönüyor. 2000’lere gelindiğinde, merkez sağ ve merkez sol o zarfı dolduracak vaadleri veremez oldu. Millî Görüş gömleğini çıkaran AKP bir seçenek olarak belirdi, iktidara geldi, hegemonyasını kurdu. En büyük kozu mağduriyet söylemi ve neoliberalizme imanıydı. On yılda, adım adım gelinen noktada, zarf boşaldı. Yeniden doldurulması gerekiyor. Ama neyle, nasıl? Selef ilan ettikleri Özal’ın ANAP’ının yapamadığını AKP yapabilir mi? “Özal gibi geldiler, Yılmaz gibi gittiler” diye mi yazılacak arkalarından? Yoksa, “ustalık dönemi”nde kurdukları “millî şef” rejimiyle mi koruyacaklar iktidarlarını? Cevabın ipuçları için İslamcılığın ‘90’lardan bugüne izlediği seyre yakından bakalım…

 

SAFFET MURAT TURA’YLA YENİ İSLÂMCILIĞIN  MADDE VE MÂNÂ ÂLEMİ

Tarihin hilesi

İslâmcılığın ve dindarlığın taşıyıcı kitlesi sınıf atlarken, yaşam alanı da gecekondu bölgelerinden ve kaderine terkedilmiş tarihî mahallelerden şehrin görünen, hatta kentsel rantın üretim mekanizmaları tarafından revaçta kılınan alanlarına kaydı. Bu süreç elbette bir dizi tercih yapmayı da gerektirecekti. Çok kısa bir zaman diliminde vuku bulan bu son sürat dönüşümün, bu sert virajın İslâmî bünyelerde savrulmaya, ruh yarılmasına, kişilik bölünmesine yol açması kaçınılmazdı. Saffet Murat Tura’nın dediği gibi, “her şeyin bir bedeli var, paranın bile”… Andığımız isim sadece bir psikanalist değil, “Freud’dan Lacan’a Psikanaliz”, “Günümüzde Psikoterapi”, “Şeyh ve Arzu”, “Histerik Bilinç”, “Madde ve Mânâ” gibi, felsefeden siyasete geniş bir alanı kapsayan kitapların yazarı. Yeni İslâmcılığın halet-i ruhiyesini ve onu belirleyen maddî temeli Saffet Murat Tura’dan dinliyoruz…

 

“FETİH 1453”: BABALAR, OĞULLAR VE TÜRKLER

Filmi sonundan seyretmek

Özel sayıya fetihle başladık, fetihle bitirelim, “Recep İvedik” yapımcılarının yeni mahsulü, izleyici rekoru kıran “1453”le. Aslında, beş buçuk asır öncesini değil, bugünü anlatan bir filmle karşı karşıyayız. Tıpkı 1950’lerde Menderes’li Demokrat Parti’nin icad ettiği, sonrasında Millî Görüş’ün devraldığı, şimdi de AKP’nin sahip çıktığı yüz kızartıcı Fetih Şenlikleri misali, “Fetih 1453” de kılıç-kalkan-cihad güzellemesi yapıyor, Osmanlı’yla neo-Osmanlı arasında iman köprüsü kuruyor. Bizans’a –ve temsil ettiği mihraklara– da âdet olduğu üzere “kahpe” rolü düşüyor. Bütün bunlar olurken “ecdadımız”dan tevarüs ettiğimiz bilinçdışı “sır”lar da ifşa oluyor…